İdealist siyasi
adamların ve siyaset anlayışının yokluğundan günümüzde insanların zihin
dünyasında erozyona uğramış ve tahrif edilmiş kavramlardan bir tanesi de hiç
kuşkusuz siyasettir. Hâkim olan ve uygulanan siyaset vizyonu, siyasetin asıl
mecrasından kaymasına neden olmuştur. Siyaset dendiğinde akla ilk; yalan,
entrika, hile ve takiyye gibi anlamlar gelir olmuştur.
Arapça bir kelime
olan siyaset; ıstılahta belirli bir fikirle insanların ülke içi ve dışı ile
ilgili işlerini gütmeye, yönetmeye denir. Bu iş, devlet ve ümmet tarafından
yapılır. Devlet ve yöneticiler bu işi yönetici olarak, ümmet de takipçi,
muhasebeci, nasihat edici olarak yürütür.
Bu tanım siyasetin
vakıasını ortaya koyanr genel tanımdır ve siyaset kelimesinin lügat manasına da
uygun düşmektedir. Nitekim Lisanu’l Arab’ta siyaset kelimesi “insanların
işlerinin yönetimini üstlenmek” anlamında geçmektedir. Kamus El-Muhit’te de ise
“tebaayı siyase ettim” yani; “tebaaya emrettim ve nehyettim” şeklinde
anlamlandırılmaktadır. Siyaset kelimesinin lügat ve ıstılahtaki bu manası şer’î
naslarda da aynı şekilde geçmiştir. Şöyle ki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ
الانْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي
وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ
“İsrailoğulları
nebiler tarafından siyaset (idare) ediliyordu. Bir nebi öldüğünde onu başka bir
nebi takip ediyordu. Artık benden sonra nebi yoktur. Fakat birçok halife
olacaktır.”[1]
Siyasetin, ümmetin
işlerini yürütmek şeklindeki tarifi siyasetin şer’î tarifidir. Yani bizim
anlayacağımız tabirle Müslümanların işleriyle alakalı olmak, onunla
ilgilenmektir. Dolayısıyla siyaset denilince akla sadece mevcut siyasi
arenada(demokrasi çatısı altında) boy gösteren siyasetçilerin yaptıkları kirli
siyaset akıllara gelmemelidir. Tarif ederken de ifade edildiği gibi siyaset,
ümmetin dertleriyle ve meseleleriyle dertlenmektir, ilgilenmektir. İslâm
Devleti varken ya da şimdi olduğu gibi yokken de ümmeti alakadar eden her
mesele siyasi arenada değerlendirilebilir/değerlendirilmelidir. Nasıl ki İslâm
Hilâfet Devleti varken iç siyaset gereği ahkâmı tatbik etmek ve tebanın malını,
canını korumak ve yine dış siyaset gereği âleme risalet meşalesini davet ve
cihat yoluyla taşımak siyasetin ta kendisi ise aynı şekilde devletin yokluğunu
iliklerimizi kadar hissettiğimiz şu günlerde devletin ikamesi için çalışmak,
başımızdaki yöneticilerin yanlışlarını muhasebe etmek ve Müslüman’ın derdini:
مَنْ أَصْبَحَ لا يَهْتَمُّ بِالْمُسْلِمِينَ
فَلَيْسَ مِنْهُمْ
“Müslümanların
işleriyle ilgilenmeksizin sabahlayan kimse de onlardan (Müslümanlardan)
değildir.” hadis-i şerifi gereği
dert edinmek ve kaygılanmak da siyasetin âlâsıdır hatta bizzat kendisidir.
İstismar edilen
kavram; Siyaset
-Din ayrı siyaset
ayrı olmalı. Çünkü dinin sabit değişmeyen kuralları ile her zaman değişken olan
siyasi olaylar tanzim edilemez. Onun için din siyasete esas teşkil etmemeli.
Aksi hâlde dünyanın gidişatından geri kalınır.
-Siyasetin
değişkenliği ve kaypaklığından dolayı, siyasetle meşgul olmak kişiyi de kaypak,
ikiyüzlü, sahtekâr kılar. Onun için iyi bir Müslüman siyasetten uzak durmalı.
-Aziz dinimizi
siyasetin pisliklerine bulaştırmamalıyız.
-İslâm dini siyasi
değil sadece ruhani, ferdî bir dindir.
-Şeytandan ve
siyasetten Allah’a sığınmalıyız.
-Önemli olan
Allah’a kulluk yapmaktır. Siyasetle iştigal kişiyi Allah’a kulluktan alıkoyar.
-İslâmi bir
kitlenin kâfirlerin siyasi işlerini, manevralarını takip etmesi abesle iştigal
olur. Elin kâfirinden bize ne? Nasıl olsa hak gelince batıl zail olur. Bizim
dâhili ve harici siyaseti takip etmemiz, tahliller yapmamız, konuşmamız abesle
iştigal olur.
-İslâm’ı yaşarsak
devlet nasıl olsa gelir. Önce kendimizi kurtaralım. Devleti yüreğimizde
kuralım. Siyasetle meşgul olmaya gerek yok.
İşte bu ve benzeri
sözleri içinde yaşadığımız toplumda ya duymuşuzdur ya da duyanın varlığına
şahit olmuşuzdur. Bilinmesinde fayda vardır ki böylesi söylemler ve telkinler
özellikle Müslümanların siyasete bu gözle bakmalarını sağlamak adına bir
projenin parçasıdır. Bu projeye göre yöneticiler muhasebe edilmemelidir. Etmek
isteyenler ise kolayca siyasetin entrikalarına alet olmakla suçlanır/itham
edilir…
Evet, bu tür söylemler kasıtlı olarak
Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmaktadır ki Müslümanlar kendi yaşamlarındaki,
ülkelerindeki ve çevrelerindeki siyasi gelişmeleri göremesinler hatta
gelişmelere karşı kayıtsız kalsınlar ve böylece de kâfirlerin güdümünde
kalmaya, bak dedikleri yerden bakmaya mahkûm olsunlar. Dolaysıyla siyaset,
günümüzde asıl mecrasında fazlasıyla çıkartılan hatta belli çevrelerce istismar
edilen bir kavramdır. Bunun etkisini toplum üzerinde görmek çok da zor
değildir. Uzlete çekilen, siyasetten ve siyasi çalışmadan Allah’a sığınan (Euzu
billahi mines Siyase) ve oturduğu yerden kurtarıcıyı bekleyenlerin sayısı
azımsanamayacak kadar fazladır maalesef… Ancak böyle olmasında günümüz
siyasilerinin ve siyaset anlayışlarının etkisinin olduğu gerçeği dikkatlerden
kaçırılmamalıdır.
Siyaset
Hile/Entrika Değildir
Evet, her ne kadar
yukarıda da ifade ettiğim gibi siyaset kavramı asıl mecrasından kasıtlı olarak
saptırılmaya çalışılsa da fiilî hayatta da siyasetin özdeşleştiği bir takım
gerçekler var maalesef. Bugünkü siyasilerin ve anlayışlarından kaynaklanarak
siyaset; “mümkünatlar sanatı” ya da “olabilecekleri yapma sanatı”
olarak tarif edilegelmiştir. Bu da beraberinde entrika, hile ve yalan dolu
siyaseti beraberinde kaçınılmaz kılmıştır.
Bunun daha iyi
anlaşılabilmesi adına bir örnek vermek istiyorum. Bir süre önce malumunuz
olduğu üzere ABD, PYD/YPG’ye silah yardımında bulunmuş bunun üzerine bu konu
Başbakan Binali Yıldırım’a sorulmuştu. Hatırlayacağınız üzere o şöyle cevap
vermişti: “Bu, bizim iç ve dış güvenliğimizi tehdit eden bir şeydir. Bir
kere etik değil. Bir terör örgütüyle iş tutmak ABD’ye yakışmaz.” Bu siyasi
bir söylem ve bu söylemin ardından beklenen bir siyasi tavır olmalıdır.
Paradoks içermeyen, siyasi söylemlere uygun düşen siyasi bir tavır ama maalesef
biz bunu göremedik. Sormazlar mı bu nasıl bir iştir diye? Siz hem ABD’ye terör
örgütleriyle iş tutmayı yakıştıramayacaksınız ama diğer taraftan ABD ile olan
dostluğunuzdan ve stratejik ortaklığınızdan ödün vermeyeceksiniz. Hatta
Sormazlar mı bu nasıl bir siyaset diye? Terör örgütleriyle iş tutmayı ABD’ye
yakıştıramazken, ABD’nin Türkiye’deki üsleri kullanarak yaptığı operasyonların
eskiye oranla yüzde 25 artması nasıl izah edilebilir? Kesin olan şey bu tür
durumların kesinlikle ideal siyasetle izah edilemeyeceğidir. Bu ancak ve ancak
paradoksal tutum sergileyen siyasilerin entrika dolu siyaseti olarak ifade
edilebilir.
Siyaseti bu ve buna
benzer siyasi anlayışlarla kirletmeye ve mecrasından kaydırmaya kimsenin hakkı
yoktur. Çünkü ideal siyasette -ki bu İslâm’ın siyasetidir- bunlara asla yer
yoktur. Yukarıdaki örnek sadece siyasette paradoksal tutum sergileyen günümüz
siyasilerine ve anlayışına mahsustur. Bugün maalesef daha önce ifade ettiğim
gibi siyaset denince yalan, dolan akla gelirken Rasulullah’ın örnekliğindeki
ideal siyasette buna asla yer yoktur. Çünkü ideal siyaset İslâm’la mümkündür.
İslâm’da ise entrika, yalan ve kandırmaca yoktur. Bunun anlaşılması adına bir
örnek vermek istiyorum:
أَنّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ مَرَّ عَلَى صُبْرَةِ طَعَامٍ
فَأَدْخَلَ يَدَهُ فِيهَا فَنَالَتْ
أَصَابِعُهُ بَلَلًا فَقَالَ مَا هَذَا يَا صَاحِبَ الطَّعَامِ قَالَ أَصَابَتْهُ السَّمَاءُ يَا رَسُولَ
اللَّهِ قَالَ أَفَلَا جَعَلْتَهُ فَوْقَ
الطَّعَامِ كَيْ يَرَاهُ النَّاسُمَنْ غَشَّ
فَلَيْسَ مِنِّي
“Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir yiyecek yığınının yanından geçerken elini o
yığının içine daldırdı. Parmağı nemli bir bölüme isabet edince şöyle buyurdu:
Bu da nedir, ey yiyeceğin sahibi? Adam: Yağmur isabet etti, ey Allah’ın Rasulü
deyince şöyle buyurdu: İnsanlar onu görsün diye onu yiyeceğin üst tarafına
koysaydın ya?! Her kim aldatırsa benden değildir.”[2]
Hayatın her
alanında Allah’ın emir ve yasakları esası üzerine gerçekleştirilecek olan
siyaset adaleti ve huzuru beraberinde getirecektir. İslâm’ın öngördüğü siyaset
uygulanageldiği müddetçe bugün olduğu gibi siyaset denildiğinde; yalan, entrika
değil, bilakis huzur, güven ve adalet gelecektir. İşte bu da ancak İslâm’ın
ideal siyaseti ile mümkündür.
Siyaset Takiyye
Değildir
Ali İmran
Suresi’nin 28. ayet-i kerimesi “takiyye” konusuna delil olarak ileri sürülerek
gerek “reel politik”e gerekse İslâm’ın hükümlerinden taviz vermeye cevaz
verilmektedir. Günümüzde yöneticilerin tavizkar siyasetleri takiyye olarak
isimlendirilmektedir. Peki gerçekten tavizkar siyasetin karşılığı mıdır
takiyye? Allah’ın düşmanlarıyla her türlü stratejik anlaşmalar ve dostluklar
yapıyor olmak takiyyenin bir gereği midir?
Takiyye kelimesi
manası itibariyle; ihtiyat, korku ve gizlenmek manasında olup, ıstılahta ise
mecburiyet veya zarar tehdidi karşısında dinin icaplarından muafiyet için
kullanılan bir tabirdir.
Müslüman, kâfir
otorite altında kâfirlerle birlikte yaşar, onlara sevgi ve sadakat
göstermediğinde, ciddi zarara (uzuvları kesilecek düzeyde) maruz kalacağını
bilirse, bu durumda kalbi ile değil, diliyle onlara sevgi göstermesi caizdir. İşte
bu uygulama takiyye bağlamında değerlendirilebilir. İşte bahsedilen ayet bunun
böyle olduğunu açıkça beyan etmektedir:
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ
أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ
اللَّهِ فِي شَيْءٍ إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً
“Müminler,
müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun
Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir
tehlikeden sakınmanız müstesna.”[3]
Ayet kati surette
Müslümanların kâfirlerle dostluk kurmalarını yasaklamıştır. Bundan da sadece
bir durumu istisna kılmıştır. O da kâfirlerin otoritesi altında çaresiz kalmak.
Yani eğer bir Müslüman kâfirlerin otoritesi altında çaresiz kalırsa -ki o ciddi
zarara ve işkenceye (uzuvları kesilecek düzeyde) maruz kalmaktır- kâfirlere
karşı düşmanlığını gizleyip dost gibi görünebilir. Bu ayet Medine’ye hicret
edemeyip Mekke’de kâfirlerin işkencelerine maruz kalan Müslümanlar hakkında
inmiştir. Buradan hareketle bir kimse kâfirlere şirin gözükebilmesi ancak
kâfirlerin boyunduruğu altında olup da işkence ve zarar görmesi koşulu ile
olabilir. Ayetin kastettiği takiyye budur ve bunun dışında da
değerlendirilemez. Onun için bugün yapılagelen tavizkâr siyaset takiyye
değildir. İslâm’dan ve değerlerinden ödün vererek gerçekleştirilen ve
geliştirilen siyaset takiyyenin konusu da değildir. Siyaset takiyye değil,
Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda tavizsiz bir şekilde tebaanın işlerini
gütmektir.
İslâm Akidesi
Siyasi Bir Akidedir
İslâm akdidesinin
siyasi yönünün varlığından bahsettiğimiz zaman toplumun içerisinde birçok kimse
tarafından anlaşılmadığımıza kanaat getirdim. Hatta siyasetin kötü lanse
edilmesinden olsa gerek, siyaset kelimesini duyar duymaz olumsuz tepki
gösterenler olmuştur. Peki İslâm akidesinin siyasi bir boyutunun olduğunun
izahı nasıl mümkündür?
Aslında konunun
anlaşılmasında kilit rol oynayan mesele “var oluş gayemiz ve dinin gönderiliş
gayesi” meseleleridir. Bu konuların etraflıca bilinmesi İslâm akidesinin siyasi
boyutundan neyin kastedildiğinin anlaşılmasını sağlayacaktır. Bizler biliyoruz
ki insanların fıtratına uygun yegâne din olan İslâm’ın gönderiliş gayesi; kişinin
diğer insanlarla, kişinin kendisiyle ve kişinin Rabbi ile olan ilişkisini
düzenlemektir. Dikkat edilirse İslâm dini sadece kişinin Rabbi ile olan
ilişkisini düzenleyen bir din değildir. Allah’a kulluk için bu dünyaya
gönderildiğine iman eden bir kimse hayata dair her şeyin; zerresinden küresine
kadar “Hâkim” olan Allah tarafından siyase edildiğini bilir ve iman eder.
Bizler yine biliyoruz ki kulluk sadece namaz, oruç gibi ferdî ibadetlerden
müteşekkil değildir. Cihat, zina edenlere uygulanan had hükümleri gibi
toplumsal hükümleri de kapsamaktadır. Mademki siyaset kelimesi “İnsanların
işlerini gütmek, düzenlemek.” demektir, öyleyse insanın hayata dair
problemlerinin hepsine çözüm üreten İslâm dini de siyasi bir dindir.
Dolayısıyla akidesi de siyasi bir akidedir. Hayatın her alanına hitap eden bir
dinin müntesipleri olarak hitaplar arasında ayrıma gidemeyiz. Yani ferdî
ibadetlerin bağlayıcılığı kadar toplumsal hükümler de Allah’ın birer emridir ve
bağlayıcıdır. Bu konuya izahat olacak türden farklı farklı emirler içeren
ayetlerin bazılarından örnek vermek istiyorum:
إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ
“Hüküm ancak
Allah’ındır.”[4]
فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ
“Allah’ın
indirdikleriyle hükmet.”[5]
وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ
فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
“Allah’ın
indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”[6] gibi ayetler
yönetimle ilgili siyasi fikirlerdir.
وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا
“Allah alışverişi
helal, ribayı (faizi haram) kıldı.”[7]
وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ
“Namazınızı kılın,
zekâtınızı verin.”[8]
وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُواْ
بِالقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ
“Ölçtüğünüz zaman
ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın.”[9] gibi ayetler
iktisatla ilgili siyasi fikirlerdendir.
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ
أَيْدِيَهُمَا جَزَاء
“Hırsız, erkek
olsun, kadın olsun elini kesin.”[10] gibi ayetler ceza
hukuku ile ilgili siyasi fikirlerdendir.
Ayetler incelendiği vakit hepsinin kulluğun
gerçekleşmesini sağlayan hükümlerden olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.
Dolayısıyla kullukta başarı isteyen kişinin Allah’ın hükümlerinde ayrıma
gitmesi şeran caiz değildir.
Eskiler, İslâm’ı
tarif ederlerken onun ibadet ve muamelattan oluştuğunu ifade ederler. Bu
sebeple hükümlerin içerisinde ibadetle ilgili olanlar olduğu gibi siyasi yani
insanların işleriyle alakalı olanlar da vardır. İslâm dini yaşanırken hepsine
bir bütün olarak bakılması ve hükümler arasında ayrıma gidilmemesi gerektiğini
bize bizatihi öğreten de Rasulullah’tır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
yeri geldiğinde Ashab-ı Kiram’ın namazına müdahale ediyor ve doğru namazı/nasıl
kılındığını bizatihi kendisi tarif ediyor yeri geldiğinde de pazar yerinde hile
yapan tüccarı Allah’ın hükmüyle uyarıyor ve topluma bu manada İslâm akidesinden
neşet eden düzenlemelerle hüküm veriyordu.
İşte Rasulullah’ın
kişinin namazını düzenlemesi ve pazar yerinde hile yapan tüccara Allah’ın
hükmünü hatırlatması aslında bütün anlatmak istediklerimizi anlatır
niteliktedir. Buradan da İslâm’ın yalnız ruhi değil, aynı zamanda siyasi bir
akideye sahip olduğunu açıkça görmüş oluyoruz.
İslâm’da Siyaset;
İçeride Şer’î Hükümleri Tatbik Etmek, Dışarda İse Daveti Taşımaktır
Siyaset, ümmetin
işlerini dahilen ve haricen gütmektir demiştik. Bu da devlet ve ümmet
tarafından olur. Zira pratik olarak bunu gütmeyi üstlenen bizzat devlettir ve
bundan dolayı devleti muhasebe edecek olan da bizzat ümmettir.
İslâm’ın iç
siyaseti, içeride İslâmi hükümleri tatbik etmekten ibarettir. İslâm Devleti
sultasına boyun büken beldelerde İslâm’ın hükümlerini tatbik eder, muamelatı
düzenler, hadleri ikame eder, ahlâkı korur, halkın işlerini İslâm hükümlerine
göre yürütür.
İslâm, kendisini
kabul eden ve etmeyenlerden kendi otoritesine boyun bükmüş insanlara
hükümlerinin ne şekilde tatbik edileceğini beyan etmiştir. Çünkü problemlerin
çaresi şer’î hüküm olduğu gibi uygulama yolu da şer’î hükümdür.
Zikredeceğim ayet-i
kerimede Allah Azze ve Celle genel anlamda İslâm’ın tatbik edilmesi
gerektiğini beyan buyuruyor:
إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ
لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ
“(Ey Muhammed!) Biz
sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana
öğrettikleri ile hüküm veresin.”[11]
İslâm’ın dış
siyaseti ise devletin başka devlet, halk ve ümmetlerle olan ilişkisidir. Bu
ilişki, ümmetin dışa ait olan işlerini yürütmekten ibarettir. İslâm’ın dış
siyaseti değişmeyen sabit bir fikre dayanır. Bu sabit fikir ise bütün ümmet ve
halklar arasında ve bütün dünyada İslâm’ın yayılmasıdır. İşte İslâm’ın dış siyasetinin
dayandığı esas budur. Bu esas, Rasulullah’ın İslâm Devleti’ni kurmasından
başlayarak İslâm Devleti’nin sonu Osmanlı Devleti çökünceye kadar varlığını ve
geçerliliğini devam ettirmiştir. Şu ayeti kerime -ki buna benzer birçok ayet
vardır- İslâm risaletinin tebliğ edilmesi gerektiğini emreden bir ayettir:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ
إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ
“Ey Rasul,
Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun risaletini tebliğ
etmemiş olursun.” [12]
Rasulullah
Medine’ye gelip yerleştikten sonra, İslâm Devleti’nin başka devletlerle olan
ilişkilerini bu esasa göre devam ettirmiştir. Nitekim Hicaz’da İslâm davetinin
yayılmasına imkân bulabilmesi için Yahudilerle bir takım anlaşmalar yaptığı
gibi, bütün Arap Yarımadası’nda, bu davetin yayılması hususunu temin için
Kureyş ile Hudeybiye anlaşmasını akdetmiştir. Daha sonra Arap Yarımadası’nın
dışındaki mevcut devletlere İslâm’ı kabul etmeleri davetiyle onlarla İslâm’ın
yayılması esasına dayalı ilişkiler kurmak için mektuplar göndermiştir. Ondan
sonra gelen halifeler de bu devletlerin hepsiyle İslâm’ı yaymak esasına dayalı
ilişkilerini devam ettirmişler ver İslâmi daveti, bütün dünyaya götürmeye
başlamışlardı.
İslâm’ın dış
siyaseti dün ne ise bugün de aynısı olmak durumundadır. Bunun için İslâm’ın dış
siyaseti, bütün dünyaya İslâm davetini taşımak esasına dayanır. Buna binaen İslâm
Devleti’nin; başka devlet, halk ve ümmetlerle olan ilişkisinin dayandığı siyasi
düşünce, onların arasına İslâm’ı yaymak, daveti onlara ulaştırmaktan ibarettir
ve olmalıdır.
Ezcümle
İslâm akidesi
merkezinde yürütülecek bir siyaset, aydınlık bir hayatı beraberinde
getirecektir. İslâm’ın öngördüğü siyaset uygulandığı müddetçe bugün olduğu gibi
siyaset denildiğinde akla yalan, entrika değil; bilakis huzur, güven ve adalet
gelecektir. İşte bu da ancak İslâm’ın ideal siyaseti ile mümkündür.
Siyasi İslâm’ın
ancak Hilâfet Devleti’nin var olmasıyla var olacağının idrak edilmesi de
elzemdir. Zira İslâm, onu temsil eden bir devleti olmayınca siyasi olma
itibarından düşer, ancak bu devletin var olmasıyla canlı ve diri olduğu
sayılır. Çünkü devlet, İslâm hükümlerini uygulamak ve infaz etmek için yürütücü
siyasi bir varlıktır. Tez zamanda İslâm’ın siyasetiyle siyase edildiğimiz/yönetildiğimiz
günlere kavuşmak duasıyla…
[1] Buhari, Muslim
[2]
Muslim
[3]
Ali İmran Suresi 28
[4] Yusuf Suresi 40
[5] Maide Suresi 48
[6] Maide Suresi 44
[7] Bakara Suresi 275
[8] Bakara Suresi 42
[9] İsra Suresi 35
[10] Maide Suresi 38
[11]
Nisa Suresi 105
[12]
Maide Suresi 67


Yorumlar