Genelde bir şeyin
kıymeti kaybedildiğinde anlaşıldığı gibi âlimlerimizin değerini de elimizden
yitirdiğimizde anladık. Adil ve râşit yöneticilerin kıymetini de aynı şekilde
kaybettiğimizde anladık. Ama tüm bunlar ümmete o kadar pahalıya mâl oldu ki
bunun tarifi imkânsızdır. İşte bugün beldelerimiz tarumar edilip Müslümanların
her türlü zulme maruz kalmaları kalemi hak yazan, dili kınayıcının kınamasına
aldırış etmeden İslâm’ı haykıran âlimlerin ve tebaasını Allah’ın emaneti olarak
gören ve yönetirken sadece Allah’ın hükmünü murat eden yöneticilerin
eksikliğindendir.
Bizim bugün,
Müslümanları düşmüş oldukları karanlıklardan aydınlığa çıkmalarında çok etkin
bir rol oynayan muttaki âlimlere ve de yöneticilere ihtiyacımız; ekmeğe, suya
duyduğumuz ihtiyaçtan nerdeyse farksızdır. Âlimler ve yöneticiler arasında
kopmaz hayati bir bağ vardır. Bu iki faktörün toplumun salih ve bedbaht
olmasındaki belirleyiciliği aşikârdır. Altı çizilmesi icap eden bir gerçek
ki; âlimler ve yöneticiler toplumun
koruyucu kimyasalıdırlar. Zira toplumun koruyucu değerleri o ikisindedir.
Bozulurlarsa toplum bozulur. Hatta yöneticilerin istikamet üzere olmalarında
âlimlerin etkisi ve tesiri tartışılmazdır. Tuz kokarsa bir şeyleri kokuşmaktan
ve çürümekten ne alıkoyabilir ki? Şüphesiz ki Allah’ın Rasulü doğru
söylemiştir:
صِنْفَانِ مِنْ
النَّاسِ إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ،
العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء
“İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar
bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da
düzelir. Bunlar; âlimler ve yöneticilerdir.”[1]
Âlim
Âlimler; Allah’ın
insanlara birer ikramıdır. Onlar gecenin zifirî karanlığında parlayan
yıldızlar, hidayetin öncüleri ve yeryüzünde nebilerin varisleridirler. Ümmeti
zehirleyeme çalışan sapkın fikirlere birer kalkandırlar. Gönüllere ve dimağlara
sirayet eden şüpheli bulutlar ancak onlarla dağıtılır. Onlar ki, şeytanın
kendilerine öfkelendiği kimselerdir. İslâm’ın muhafızı ve ümmetin
dayanağıdırlar. Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği bir zamanda sessizliği
yırtan münadidirler. Çıkmaz sokaklarda hapsolmuş ümmete yol göstericidirler.
Çünkü biliyoruz ki; yıldızlar doğduğunda ya da karanlık yerini sabaha
bıraktığında ancak yol alınabilir.
Rasulullah SallAllâhu
Aleyhi ve Sellem bize âlimleri şöyle anlatmıştır:
إِنَّ مَثَلَ الْعُلَمَاءِ فِي الأَرْضِ
كَمَثَلِ نُجُومِ السَّمَاءِ يُهْتَدَى بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ
فَإِذَا انْطَمَسَتِ النُّجُومُ يُوشِكُ أَنْ تَضِلَّ الْهُدَاةُ
“Yeryüzündeki âlimlerin misali, gökyüzündeki
yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar
kaybolduğunda hidayet bulanlar nerdeyse sapıtırlar.”[2]
Onlar, nebilerin
vârisleridirler. Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:
وَإِنَّ الْعَالِمَ
لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ وَالْحِيتَانُ فِي
جَوْفِ الْمَاءِ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ
لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ وَإِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ
الأَنْبِيَاءِ
“Sudaki balığa
varıncaya kadar yerde ve gökte bulunan her şey âlim için istiğfar eder. Âlimin
âbide (ibadet edene) üstünlüğü ayın geceye/yıldızlara üstünlüğü gibidir.
Âlimler nebilerin gerçek vârisleridirler.”[3]
Hadislerde
âlimlerle alakalı olarak zikredilen bu üstünlükler; hak kervanın yolcusu, hayrı
seven, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, yöneticileri muhasebe eden ve
onlardan hiçbir vakit nasihatini esirgemeyen, ilmi ile âmil kimseler içindir.
Ayrıca Müslümanların maslahatı için, gerektiğinde rahatını terk edebilen, ümmetin
işlerine eğilen ve bu yolda her türlü işkence ve zorluğa katlanan âlimler
içindir.
Nasların işaret
ettiği bu fazilet; İslâm’ı koruyan, Allah Azze ve Celle’nin dininin
bekçiliğini yapan, hak söz ve sabırla yöneticileri İslâm şeriatını uygulamaya
çağıran âlimlere aittir. Onlar, rasullerin ahlâkıyla ahlaklanmışlardır.
Bahsettiğimiz bu âlimler, hiç çekinmeden zalimlere “zalimsiniz”, ifsat
edenlere “müfsitsiniz”, günahkârlara “âsisiniz” derler. İslâm’a
aykırı hususları tashih ederler. Bütün bunları yaparken hiç kimseden
korkmazlar. Kınayanın kınamasından da çekinmezler. Bütün insanlara ister
yönetici olsun isterse halk olsun “İslâm’ın yoluna, selâmet yurduna, Aziz ve
Hamîd olan Allah’ın yoluna koşunuz”, derler.
Muttaki âlimler
hakkı söyleme cesaretini ve her şeye rağmen istikamet üzere olmayı kuşkusuz
İslâm’dan almaktadırlar. Onlara güç veren İslâm’ın ve din gününün sahibi
Allah’a olan teslimiyetlerdir. Gücünü, yüklendiği “hak davasından” alan
Ahmed Bin Hanbel’in örneğinde olduğu gibi.
Biliyorsunuz, Ahmed
Bin Hanbel “Kur’an mahlûktur” tartışmalarından ötürü bir sıkıntıyla
karşı karşıya kaldı; hapsedildi, eziyet ve işkence gördü. Oğlu anlatıyor ve
diyor ki:
“Babamdan, ‘Allah’ım
Ebu Haysem’i bağışla, affet’ şeklinde dua ettiğini çok duyardım. Bu kişiye
çokça dua ederdi. Bir gün Ahmed Bin Hanbel’in oğlu Abdullah sordu: Ey babacığım
kimdir bu Ebu Haysem? İmam anlatmaya başladı; hapiste olduğum bir gün yine beni
kırbaçlamaya götürüyorlardı ve arkamdan birisi omuzumdan tuttu ve asıldı.
Sonrasında sordu dedi ki; beni tanıyor musun? İmam dedi hayır. Ben Ebu
Haysem’im. Namı diğer hırsız, arsız, kaçakçı Ebu Haysem. Müminlerin emîrinin
divanında benim toplamda 18 bin kırbaç yediğim yazılıdır. Farklı farklı
aralıklarla 18 bin kırbaç yedim ama ben bu kırbaçları “batıl yol” uğrunda yedim,
şeytana itaatte yedim, Allah’a masiyette yedim ama yine de vazgeçmedim. Dünya
nimeti hatırına sabrettim. Sen ki Allah yolundasın, hak dava uğrundasın öyleyse
sen haydi haydi sabret ey İmam. Ebu Haysem’in bu sözlerini kırbaç yediğim
sıralarda hep hatırladım ve hatırıma getirdim, sabrımı ve azmimi artırdı.”
Makalemizin asıl
konusu olan “Tarihte Âlimler ve Yöneticiler” konusuna geçmeden önce
günümüz âlimlerinin yöneticilerle olan ilişkisine dair bir pencere açmak
istiyorum. Maalesef bugün âlimler ve yöneticiler arasındaki ilişki tarihte
aşina olduğumuz gibi değil. Yöneticilerin fasitliğini muhasebe eden âlim bulmak
neredeyse imkânsız. “Kaht-u ulemâ var” desek yeridir. Sultanların
etrafında toplanmış; onların yaptıklarına ses etmeyen, fetvalarıyla onların
işledikleri zulümlerin önünü açan âlim(!) ise haddinden fazla. Bugün
yöneticilerin icra ettikleri zulmü konuşmak yerine abdesti bozan şartları
konuşmayı tercih eden âlimlerle dolu etrafımız. Sohbetlerinde “ey Amerika”
diye kâfire olan düşmanlığını beyan edip de kâfirlerle sıkı sıkıya dostluk
içerisinde olan yöneticileri muhasebe etmeyen âlimlerle çevrili
sağımız-solumuz. Beldelerimizde katliam gerçekleştiren sömürgeci kâfirler ile
dostluk kuran yöneticilerin ahvalini konuşmak yerine yeme-içme adabından
bahseden hocalar gırla gidiyor…
Kısacası bugün
sultanların âlimi çok ama sultanları muhasebe edecek âlim nerdeyse hiç yok.
Yöneticilere yaklaşmak, onlarla yakınlık tesis etmek, âlimler için büyük bir
fitne olabilir hâlbuki. Böyle bir hâl, şeytanın, insanı nifaka düşürmek için
kullandığı en büyük vesilelerdendir. Hele bir de yöneticilere yaklaşan/yakın
olan âlimler, konuşmalarıyla yöneticilere makbul ve hoş görünmeye
çalışırlarsa... Vay bunların hâline!.. Şeytan, böyle konuşmalarını
fısıldamıştır kulaklarına… Yöneticilerle içli-dışlı olan oğlunun, aşını dahi
yemekten imtina eden Ahmed Bin Hanbel’in tutumu nasihat almaya değer türden.
Şöyle rivayet olunur tarih kitaplarında:
“Oğlu Salih Bin
Ahmed, bir sene Isfahan’da kadılık yaptı. Gündüz oruç tutar, gece sabaha kadar
ibadet ederdi. Gecede iki saatten fazla uyumazdı. Kendi evinde, kapısı
görünmeyen bir oda yaptırdı. Gece orada bulunurdu. Bir kimsenin, geceleyin bir
iş için gelip de, kapısını kilitli bulmasını istemezdi. Böyle bir kadı idi.
Bir gün İmam Ahmed için ekmek pişirdiler. Bu ekmeğin hamurunun mayasını,
oğulları Salih’ten almışlardı. Ekmeği önüne getirdikleri zaman; bu ekmek
neredendir? diye sordu. Hamurun mayası, oğlunuz Salih’tendir, dediler. Buyurdu
ki, o bir sene Isfahan’da kadılık yapmıştır, bu ekmeği biz yiyemeyiz.
Sonrasında peki bu ekmeği ne yapalım? diye sorduklarında cevaben şöyle dedi
İmam: Şuraya koyunuz. Bir dilenci gelirse, hamuru Salih’tendir, isterseniz
alın, dersiniz. Ekmek kırk gün orada kaldı. Bir dilenci gelip almadı. Orada
küflendi. Küflenmiş olunca da o ekmek parçasını Dicle nehrine attılar. İmam
Ahmed, o ekmeği koydukları yerde göremeyince ne yaptınız? diye sordu. Küflenmiş
olduğu için Dicle’ye attık dediler. İmam bundan sonra Dicle nehrinden çıkan
balıklardan yemedi.”
Beyhakî´nin
rivayetine göre oğlu Salih, Halife Mütevekkil Alallah´ın armağanını/verdiği bir
takım hediyeleri kabul ettiği için İmam Ahmed Bin Hanbel onun tandırında
pişirilen (ve ondan gelen) ekmeği yememişti.
Bugün iftiharla
ismini andığımız, o büyük âlimler; ilim, amel, takva, züht, hakkı söylemekte
cesaret, adalete sarılmak, şer’î hükümlere uymada kuvvetlilik, şeriatın
kanunlarını korumak, yeryüzünde şeriat kanunlarını tatbik etmek için İslâm davasını
sırtlanmak ve Allah’tan yüz çeviren ve Allah’ın da kendilerinden yüz çevirdiği
zalim yöneticilere karşı durmak gibi tutumlarla barizleştiler.
İşte bugünün
âlimleri için de ihtiyacımız olan şey budur.
Tarihte Âlimler ve
Yöneticiler
İslâm toplumunda
âlimin en önemli vazifelerinden birisi de iyiliği emretmek kötülükten de
nehyetmektir. Âlimin toplumda Allah’ın emir ve yasaklarının tam anlamıyla
uygulanıp uygulanmadığını, yöneticilerin Allah’ın hükümlerini uygulamada titiz
davranıp davranmadıklarını murakabe edip bu hususta yöneticileri uyarması
gerektiği gibi; bu konuda halkı da bilinçlendirmesi gerekmektedir. Âlim,
ümmetin ileri gelen şahsiyeti demektir. Âlim, her hususta İslâm’ın izzetini
koruyan, İslâm’ın hâkimiyeti için gayret sarf eden, Allah’ın dinini uygulama
hususunda ihmalkâr davranan yöneticileri muhasebe etmekten hiçbir zaman geri
durmayan kimse demektir. Âlim; yöneticiler zulüm ve adaletsizliğe sapınca
onlara karşı İslâmi bir tavır takınan kimsedir.
Âlimler Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu
sözlerini şiar edinmişlerdir:
كَلاَّ وَاللَّه لَتَأْمُرُنَّ بالْمعْرُوفِ
وَلَتَنْهوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ ولَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ
ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً ولَتقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً
أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّه بقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ ثُمَّ لَيَلْعَنكُمْ
كَمَا لَعَنَهُمْ
“Hayır! Ya iyilikle
emreder, kötülükten nehyeder, zalimi zulmünden alıkoyar, onu hakka çevirir ve
hak üzerinde sabit kılarsınız yahut da Allahu Teâlâ kalplerinizi birbirine
düşürür. Sonra sizi de onları (Benî İsrail’i) lânetlediği gibi lânetler”[4]
Kendini, İslâm’ın
gerçeklerini ne pahasına olursa olsun söylemeye adamış muttaki âlim Ebu Hanife
zikrettiğimiz hadisin cisimleşmiş hâlidir bir nevi… İbni Hubeyre, Emevi Devleti
aleyhine gelişen olaylara engel olabilmek için âlimleri kalkan olarak kullanmak
istiyordu. Nitekim Irak bölgesi fakihlerinden İbni Ebi Leyla, İbni Şübrüme ve
Davud Bin Ebi Hind’i vilayete çağırarak her birine devlet idaresinde önemli
görevler verdi. Vilayete gelmesi için Ebu Hanife’ye de haber gönderdi. Mührü
onun eline vermek istiyordu. Her emir Ebu Hanife’nin onayıyla yürürlüğe
girecekti. İmam-ı Azam bu görevi kabul etmekten imtina etti. İbni Hubeyre kabul
etmemesi durumunda onu döveceğine yemin etti. Diğer fakihler araya girip görevi
kabul etmesi için Ebu Hanife’ye baskı yaptılar. O, arkadaşlarına şöyle dedi:
“Vali benden Vasıt
Mescidi’nin kapılarını saymak gibi basit bir işi talep etse onu dahi kabul
etmezken nasıl olur da böyle bir teklife rıza gösterebilirim. O benden başını
vuracağı bir adamın idam fermanını yazmamı isteyecek ben de buna onay vereceğim
öyle mi? Allah’a yemin olsun ki, asla böyle bir sorumluluğun altına
girmeyeceğim.”
Bu cevap üzerine İbni Ebi Leyla diğer fakihlere:
“Ebu Hanife’yi
bırakın çünkü o doğru söylüyor.” dedi.
Vali, Ebu
Hanife’nin sağlam iradesi karşısında çaresiz kaldı. Onu, hapse atarak isteğini
kabul ettirmeyi denedi. Cellatların kırbaç darbeleri başını şişirdi. Cellat
vurmaktan usandı; fakat İmam, zulme “evet” demeye yanaşmadı. O
hâlâ ilk durduğu yerdeydi; vali ile arasında git-gel yapanlara:
“Değil devlet
idaresinde görev almak, caminin direklerini saymayı bile kabullenmem.”
demeye devam ediyordu.
İbni Hubeyre, Ebu
Hanife’ye, görevi kabul etmemesi durumunda ölünceye kadar başına kırbaç vuracağını
söyledi. İmam-ı Azam tam bir kararlılıkla “O bir defalık ölümdür” diye
karşılık verdi. Bunun üzerine Vali başına yirmi kırbaç vurdu. İmam-ı Azam
Valiye, “Allah Teâlâ’nın huzurundaki yerini düşün, benim senin yanındaki
durumumdan çok daha zelil olacaktır. La ilahe illallah dediğimden dolayı beni
tehdit etme. Allah sana benden soracak ve haktan başka hiçbir şeyi cevap olarak
kabul etmeyecek.” dedi.
Selef
âlimlerimizden yöneticilere karşı hakkı söyleme cesaretine dair örnekler
saymakla bitmez. Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’in günümüzde nasıl
yapılması gerektiğini yaşayarak öğreten nadir âlim numunelerinden birisini
paylaşmak istiyorum şimdi... Âlim, şeyh AbdulAziz el-Bedrî kırk yaşında hakkı
söylediği için idam edilen muasır âlimlerdendir, kendisi.[5] Şeyh,
hem halka, hem de otoriteye karşı marufun emredilmesinde tavizsizdi.
Zikredeceğim hadise el-Bedrî’nin bu özelliğinin/duruşunun gösterilmesi ve
günümüz âlimlerine nasihat olması bakımından burada ele almaya değerdir:
AbdulAziz el-Bedrî,
1963 senesinde Hac’dan döndüğünde Irak’ta AbdulKerim Kasım devrilmiş onun
yerine AbdusSelam Arif devlet başkanı olmuştur. AbdusSelam Arif; İslâm’ın bir
kısmını alıp diğer kısmını bırakan, İslâm’la sosyalizmi birleştirmeye çalışan
garip bir yönetim benimsedi. Şeyh, böyle bir uygulamanın hakla batılı birbirine
karıştırmak olduğunu ve açıkça karşı çıkılması gerektiğini haykırmaya başladı.
Hatta bir defasında Şeyh, Adile Hatun Camii’nde hutbe verirken (1964 veya
1966), AbdusSelam Arif; İçişleri Bakanı ve İstihbarat Şefi’yle beraber camiye
girerler. Onların camiye girişini gören AbdulAziz el-Bedrî; hemen anlattığı
konuyu bırakıp onlara yönelir ve şöyle der:
“Dinle ey AbdusSelam! AbdulKerim Kasım’ı alaşağı eden
bu halktır, sen değilsin! AbdulKerim’i alaşağı eden bu halk, bir gün
AbdusSelam’ı da alaşağı eder! Ey AbdusSelam! Eğer sen, İslâm’a bir karış
yaklaşırsan biz de sana bir kulaç yaklaşırız, sen bir kulaç yaklaşırsan biz
sana bir arşın yaklaşırız.” Şeyh hutbesini bu şekilde devam ettirir ve “İslâm şeriatı” ile hükmedilmesi
gerektiğini, İslâm’ın dışındaki bütün sistemlerin “cahiliye sistemleri” olduğunu ve kesinlikle karşı çıkılması
gerektiğini vurgular. Hutbe ve namazdan sonra cumhurbaşkanı ve beraberindekiler
camiden çıkıp gidinceye kadar da yerinden kalkmaz.
Şeyh AbdulAziz
el-Bedrî bir İslâm âlimi olarak bir zalim karşısında hakkı söylemekten
çekinmemiş ve o asil duruşundan taviz vermemiştir. Bu karşılaşmanın akabinde cumhurbaşkanı
hemen Şeyh’in hitabetten ve tedrisattan alıkonulup evinde mecburi ikamete tâbi
tutulmasını yani ev hapsini emreder.
İslâm ümmeti bağrından “batılda baş olmaktansa, hakta kuyruk olmayı
tercih ederim” şiarıyla hakikate ulaşmayı ve hakikat ile amel etmeyi
hayatının gayesi hâline getiren, heybesini haktan başka bir şey ile doldurmayan
Ahmed Bin Hanbeller, İmam Ebu Hanifeler, İmam Şafiler, Şeyh İbni Teymiyyeler ve
AbdulAziz el-Bedrîler gibi âlimler çıkartmasını bilmiştir evelAllah.
Yine bağrından dün “Ey Müminlerin
Emîri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir saltanat vermiş. Biraz daha iyi
giyinip kuşansan olmaz mı?” diyenlere üzerinde yamalı bir elbise olduğu
halde: “En faziletli iktisat, bollukta
yapılan ve en faziletli af, muktedirken olandır” diyen Ömer Bin
AbdülAziz gibi yöneticiler çıkartmasını bilmiştir. Yakın gelecekte de İslâm’la
şeref bulan, bununla izzetlenen âlimleri; Allah’ın hükümlerinden başkasıyla
hükmetmeyen, İslâm’ı yücelten küfrü ise zelil kılan râşit yöneticiler olacaktır,
biiznillah.
[1]
Ebu Naim, Ahmed Bin Hanbel
[2]
Ahmed Bin Hanbel
[3]
Ebu Davut-Tırmizi
[4]
Ebu Davut-Tırmizi
[5]
bkz; Âlimler ve Yöneticiler
Arasında İslam, Köklü Değişim Yayıncılık


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış