Âlimlerin Önemi ve
Toplum Üzerindeki Fonksiyonu
Arapların meşhur
bir sözü vardır: [لا يعرف قدرها إلا من فقدها] “Bir
şeyin kıymeti ancak kaybedilince anlaşılır.” Bizler de muttaki âlimlerin
kıymetini ve önemini yokluklarında çok daha iyi anlıyoruz. Topluma doğruyu-yanlışı
göstermede ve yine toplumu “sıratı mustakim”e yönlendirmede âlimlerin etkisi ve
ağırlığı tartışılmaz bir gerçektir. Belki de yaşadığımız şu günlerde toplum
olarak iyiden iyiye hissettiğimiz gerçek; “kaht-ı ulema”dır. Yani muttaki
âlimlerin yokluğudur. Hiç kuşkusuz âlimlerimiz İslâmî bir toplumun
muhafazasında âdeta bir koruyucu kimya gibidir. Koruyucu kimya özelliğini ya da
işlevselliğini yitirecek olursa korumakla vazifeli olduğu ne varsa onun ifsat
olması kaçınılmazdır.
Tuz kokarsa bir şeyleri
kokuşmaktan ve yok olup gitmesinden ne alıkoyabilir ki? Şüphesiz ki Allah’ın
Rasulü doğru söylemiştir:
[صِنْفَانِ
مِنْ النَّاسِ إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ،
العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء] “İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda
bütün insanlar bozulur, onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar;
âlimler ve yöneticilerdir.”[1]
Âlimler; Allah’ın
insanlara birer ikramıdır. Onlar, gecenin zifiri karanlığında yanan
kandillerdir; hidayetin öncüleri ve yeryüzünde nebilerin varisleridirler.
Ümmete isabet etmek üzere fırlatılan zararlı fikir ve düşünce oklarına birer
kalkandırlar. Onlar ki, şeytanın kendilerine öfkelendiği muttakilerdir.
İslâm’ın safiyetinin koruyucu kimyaları ve dayanağıdırlar. Herkesin sessizliğe
büründüğü bir zaman diliminde sessizliği bozan hak sözdür, onlar. Çıkmaz
sokaklarda hapsolmuş ümmete rehberdir, onlar. Zira biliyoruz ki; yıldızların
varlığında ya da karanlık yerini sabaha bıraktığında ancak yol alınabilir.
Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem bize âlimleri şöyle
anlatmıştır:
[إِنَّ
مَثَلَ الْعُلَمَاءِ فِي الأَرْضِ كَمَثَلِ نُجُومِ السَّمَاءِ يُهْتَدَى بِهَا
فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ فَإِذَا انْطَمَسَتِ النُّجُومُ يُوشِكُ أَنْ
تَضِلَّ الْهُدَاةُ] “Yeryüzündeki âlimlerin misali, gökyüzündeki yıldızlar
gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar
kaybolduğunda hidayet bulanlar nerdeyse sapıtırlar.” [2]
Onlar, nebilerin
vârisleridirler. Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyuruyor:
[وَإِنَّ
الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ
وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ الْمَاءِ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ
كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ وَإِنَّ
الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ] “Sudaki balığa varıncaya kadar yerde ve gökte bulunan
her şey âlim için istiğfar eder. Âlimin âbide (ibadet edene) üstünlüğü ayın
geceye/yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler nebilerin gerçek vârisleridirler.”
[3]
Nasların işaret
ettiği bu üstünlük ve kıymet; İslâm’ı koruyan, Allah Azze ve Celle’nin
dininin muhafızlığını yapan, heybesindeki hak söz ve sabırla yöneticileri İslâm
şeriatını uygulamaya çağıran âlimlere aittir.
Selef - Muasır Âlimlerin
Hilâfet ve Farziyeti Hakkındaki Sözleri
Çok azı müstesna
gerek selef gerekse de muasır âlimler Hilâfet’in gerekliliği ve farziyeti
hakkında ortak kanaate sahiptirler. İslâm’da yönetim şekli olan Hilâfet ile
alakalı aykırı söylem ve düşünceye sahip olanlar ise tarih boyunca muttaki
âlimlerce ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Çünkü Hilâfet, dinin direği ve
uygulama makamıdır. Âlimler nezdinde Hilâfet’in önemini ve aykırı düşünenlere
karşı nasıl tavır alındığını ifade edebilmek adına bir örnek vermek istiyorum.
Ali Abdurrazık (ö.
1967) Ezherli bir âlim(!)… Ancak Ali Abdurrazık’ın meşhur olmasını sağlayan
husus, onun ilim dünyasına yapmış olduğu şahsına münhasır katkıdan ziyade,
klasik İslâm ilimleri eğitimi almış bir Ezherli olarak savunduğu cumhuriyet
fikri ve Hilâfet karşıtlığıdır. Abdurrazık niçin Hilâfet’e karşı olduğunu
açıkladığı “el-İslâm ve Usulu’l-Hukm” adlı kitabında, Hilâfet
taraftarlığı ile mücadelenin neden ve nasıl olması gerektiğinden bahseder.
Hilâfet farziyeti ve gerekliliği ile ilgili âlimlerin ortak bir kanaatinin var
olduğunu yukarıda da ifade etmiştim. Hilâfet karşıtlığını dile getirdiği mezkûr
kitaptan sebep Ezher Uleması 12 Ağustos 1925 tarihinde aldığı bir kararla, Ali
Abdurrazık’ı ulema zümresinden ihraç etti. Bu da elbette Ezher diplomasının
iptal edilmesi, âlimlik sıfatının kaldırılması ve kadılık/hâkimlik yetkisinin
elinden alınması anlamına geliyordu.[4]
Ezher İslâm’ın yönetim şekli olan Hilâfet’e ilişkin karşıt görüş ortaya koyan
bir kişinin âlimlik unvanını elinden almıştır. Bu da âlimlerce Hilâfet’in
önemini ve kabulünü ispatı mahiyetindedir.
Bununla da
kalmamış, Ali Abdurrazık’ın kitabına âlimler karşı çıkmışlar, farklı şekillerle
yanlışlığını dillendirmişler, ötesi; o dönemin âlimleri 25 reddiye kitabı
yazılmışlardır. Reddiye yazan meşhur âlimlerden bazıları şöyledir: Muhammed
Hıdır Hüseyin, Memdûh Hakkı, Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Bahît el-Mutîî,
Muhammed Tâhir İbn Âşûr, Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî, Muhammed Ziyâeddin
er-Reyyis ve Muhammed İmâre… [5]
Sadece bu örnekle
dahi yakın tarihimizde Hilâfet’in gerekliliği ve farziyeti hususunda âlimlerin
kanaatinin ne olduğu açıklık kazanmış oldu. Buna ilave olarak âlimlerin Hilâfet
ve farziyeti hakkındaki sözlerinden bazılarını konuya tamamlayıcı katkı
sağlayacağını ümit ederek paylaşmak istiyorum.
İmam Kurtubi şöyle
der: “Hilâfet diğer sütunların kendisine dayandığı (asıl) sütundur.”
İmam Nevevi şöyle
der: “Halife seçmenin tüm Müslümanlar üzerine farz olduğu konusunda
âlimlerin ittifakı vardır.”
İmam İbn Teymiyye
ise şöyle der: “İnsanlar üzerinde hükmeden Hilâfet makamının, dinin en
büyük farzlarından biri olduğunu bilmek vaciptir. Aslında onsuz din müessesesi
yoktur. Bu görüş aynı zamanda; el-Fadl İbn İyad, Ahmed bin Hanbel ve diğerleri
gibi selefin görüşüdür.”
Âlimlerin Hilâfet
hakkındaki düşüncelerini ve görüşlerini yansıtması bakımından bu kadar örneğin
yeterli olacağını düşünüyor ve bunlarla iktifa ediyorum.
Saygıdeğer Âlimler!
Bizi Yeniden İzzetli Kılacak Hilâfet İçin Şimdi Elbirliği Vakti
Müslümanlar,
Hilâfetleri dönemi boyunca, Rableriyle güçlü ve dinleriyle izzetli idiler. Bir
söz söylediklerinde dünyanın dört bir tarafında yankı bulur; tekbirler
getirdiklerinde kâfirlerin kalplerine korku salarlardı. Nitekim bir gün
Müslümanların idealist ve fatih ruhlu Halifesi bulutlara baktı ve şöyle
seslendi: “Ey bulut! Suyunu dilediğin yere boşalt. Nasıl olsa senin
suladığın toprak haraç olarak Müslümanlara dönecektir. Zira suyunu boşalttığın
her yere Hilâfet’in râyesi dikilecektir.”
Rum yöneticisi,
Müslümanların beldelerine cüret edip Müslümanların Halifesi Harun’a bir tehdit
mesajı gönderince Halife, ayrı bir kâğıtta ona cevap yazma gereği bile
duymayarak mektubunun arkasına “mektuba cevabım duyduğun şey değil gördüğün
ordum olacaktır” şeklinde bir cevap vererek orduya bizzat kendisi
komutanlık etmiş, İslâm’ı ve Müslümanları tehdit eden aşağılık kâfire haddini
bildirmiştir.
Hilâfetleri dönemi
boyunca Müslümanlar işte böyleydiler; ordularıyla güçlü, dünyanın efendisi ve
hayrın lideriydiler. Hatta her hususta en öndeydiler…
Sanayi alanında en
öndeydiler, bilimde en öndeydiler, ekonomide öncüydüler, tıp alanında da her
daim öncü oldular…
Hilâfetimizin yok
olmasının üzerinden hicrî olarak tam bir asır geçti. Allah için dönüp bakalım
dün dünyaya hükmeden, kâfirleri dize getiren her alanda öncü olan İslâm ümmeti
bugün ne hâlde? Ne hâle geldik, Müslümanlar olarak? Zira bizler, tek bir devlet
iken, kâfirlerin çizdiği suni sınırlarla elli küsur parça yani devletçik hâline
geldik. Bölük pörçük olduk. Tek olan beldemiz paramparça edildi. Servetlerimiz
yağmalandı… Zira bizler, “petrol ve doğalgaz” bakımından enerji beldelerine
sahip olmamıza rağmen bunlar, sömürgeci kâfirlerin hizmetine kullanılmaktadır.
Bize ait olanı biz kullanamaz olduk. Zenginken fakir kaldık. İzzetliyken
zillete mahkûm olduk. Tıpkı şairin de dediği gibi:
[كالعيس في
البَيْداء يقتلها الظما ... والماء فوق ظهورها محمول] Sırtında su taşıdığı halde…
Susuzluktan kavrulan çöldeki deve gibi…
Keza beldelerimiz
çiğnendi, her tamahkârın gözünü diktiği yer hâline geldi, sömürgeci kâfirler
tarafından topraklarımız işgal edildi. İşte iki kıblenin ilki ve Harameyni’ş
Şerifeyn’in üçüncüsü olan İsrâ ve Mirâç arzı mübarek Filistin toprağı…
Yahudiler tarafından işgal edilmiş etrafa fitne ve fesat saçılmaktadır. İşte
Keşmir… Hindular tarafından işgal edilerek orada masum kanlar akıtılmakta ve
vahşi cürümler işlenmektedir. İşte Arakan… İşte Doğu Türkistan… İşte Suriye…
İşte Irak… İşte, işte… Müslümanların beldelerindeki yöneticiler ise sanki tüm
bunlar, Müslümanların beldelerinde değil de sanki Mars’ta meydana geliyormuş
gibi umursamamakta ve kendi zevkusefalarının peşinde koşmaktadırlar. Çünkü
onlar, İslâm’da hiç samimi olmadılar. Müslümanların dertleri konusunda sağır ve
dilsiz oldular. Dolayısıyla yöneticiler, beldelerimizin maruz kaldığı zillet,
aşağılanmışlık, saldırı ve parçalanmışlık hususunda zulmün bir parçası hatta
zalimin ta kendileri oldular. Allah’tan korkmaz yöneticiler, Allah’ın lanetine
uğramış gasıp Yahudi varlığı ile “normalleşme” yarışına dahi girdiler. Hem de
hiç utanmadan, ar duymadan!
Biz hangi ara bu
kadar savrulduk? Bundan bir asır önce Halife’nin elini sıkmayı bahtiyarlık
sayan kâfirlerin işgalleri altında bugün inim inim inleyen ümmet olduk. Hangi
ara bu hâle geldik?
Peki bu durumdan
bir kurtuluş yolu var mıdır? Nedir bunun çaresi?
Bu durumdan
kurtuluş, ancak nübüvvet minhacı üzere Râşidî Hilâfet’in Müslümanların
beldelerine yeniden ikamesiyle mümkündür. Zira Râşidî Hilâfet, Müslümanların
kendisiyle izzetlenecekleri ve Allah’ın izniyle her iki cihanda kurtuluşa
erecekleri ve yokluğunda ise şimdi olduğu gibi zelilleşecekleri esasi bir
unsurdur.
Ey Muttaki Âlimler!
Hizb-ut Tahrir,
Hilâfet’in Müslümanlar için hayati bir mesele olup onun ikamesinin farzların
tacı olduğunu idrak etmiş ve yeniden ikamesi uğrunda da evrensel bir çalışma
ortaya koymuştur. Bu nedenle o, neredeyse yetmiş yıldır Hilâfet’in ikamesi için
var gücünü ortaya koymuş ve hâlen de koymaktadır; ikamesi için gece gündüz
çalışmaktadır. Bu sırada davetin bir gereği olarak, davet taşıyıcıları
eziyetlere, hapislere ve bazen de şehit olmalarına yol açan işkencelere maruz
kalmışlardır. Buna rağmen Hizb ut Tahrir; kâfirlerin ve avanelerinin tüm
saptırmalarına ve tuzaklarına rağmen Allah’ın izniyle Hilâfet’i Müslümanlar
nezdinde bir kamuoyu hâline getirmeyi başarmıştır. Ne var ki Müslümanların
nezdinde vazgeçilmez bir talep hâline gelene ve Hilâfet’i kurana kadar da
çalışmaya devam edecektir. Bugüne kadar Allah’ın inayeti ve keremiyle hiçbir
kınayıcının kınamasından korkmaksızın sadık ve muhlis bir şekilde hak üzere
sabit kalmıştır. [
وَقَدْ مَكَرُواْ مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ
مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ] “Gerçekten onlar tuzaklarını kurdular;
Allah katında da onlar için tuzak vardır; isterse onların tuzakları dağları
yerinden oynatacak olsun!”[6]
Ey faziletli
Âlimler!
Şüphesiz bizler,
hem kendimizin hem de sizin hayrınızı istiyoruz. Zira Enes’ten Nebi SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: [لاَ
يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ، حَتَّى يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ] “Sizden
biriniz kendi nefsi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş
olmaz.”[7]
Dolayısıyla bizler,
Hilâfet’in ikamesi için çalışarak bu büyük fazilete ortak olmanızı isteriz.
Kaldı ki bu önemli farzın edasına Rasulullah’ın mirasçıları olan âlimlerden
daha evla kim vardır? Zira muttaki ve muhlis bir âlim, İslâm’ı yeryüzüne hâkim
kılma mücadelesinde en önde olmaya daha layıktır. Âlimler her hayrın
öncüleridir; en ön saflarda olmalıdırlar. Bunun içindir ki bizler, sadece bize
yardım etmenizi ve bizi desteklemenizi istemiyoruz. Bunun ötesinde bizler,
Allah’ın vaadi ve Rasulü’nün müjdesi olan Râşidî Hilâfet’in ikamesi hayrında
bizlere ortak olmanızı istiyoruz. Zira bizler; Allah’ın yardımıyla, doğacak
olan Hilâfet fecrinin yaklaştığına inanıyoruz. Allah’ın izniyle İslâm ile
Müslümanların yeniden izzetleneceği günler pek yakındır. Azim olan Allah doğru
söylemiştir:
[وَيَقُولُونَ
مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يباً] “Bu ne zaman olacak?, diye sorarlarsa
onlara de ki: Umarım ki pek yakında.”[8]
Ey saygıdeğer
Âlimler!
Sakın unutmayın:
suskunluk değil hakkı haykırmak âlimin şanındandır!
Bu ümmet sizden
hakkı duymak ister… Bu ümmet sizden gerçekleri korkusuzca anlatmanızı ister.
Bu ümmet, çağımızın
Ahmed bin Hanbellerini görmek ister.
Ahmed ibn Hanbel’in
şu sözünü hatırlayın; hani bir vakitler mihnet günlerinde cezaevindeyken
amcasına şöyle demişti: [يا عم إذا أجاب العالم تقية, والجاهل يجهل,
فمتي يتبين الحق] “Ey amcacığım! Âlim
takiyyeye icâbet ederse, cahil de zaten cahil ise hak ne zaman açığa çıkar?”
Sizler, âlimler
olarak hakikatleri dile getirmezseniz hak ne zaman ortaya çıkacak, kim
hakikatin sesi olacak? Hilâfet’in farziyetini unutmuş olan bu ümmete bunu kim
hatırlatacaktır?
Rasulullah’ın
varisleri olarak siz de suskunluğa bürünürseniz, yolunu kaybetmiş ümmet “Sırat-ı
Müstekim”e nasıl yol alacak?
Şayet siz, Hilâfet’in
adaletiyle yazılmış şanlı tarihimizi anlatmazsanız, bu ümmet tarihini kimden
öğrenecek?
Peki, hangisi
âlimin şanındandır? Zalim sultan karşısında hakkı söyleyerek hayatını feda
etmeyi gerektirse de sıkıntıları göze almak mı yoksa birkaç menfaat karşılığında
İslâm’ın hakikatlerini dillendirmek konusunda suskunluğa bürünmek mi?
Peki, hangisi
Rasullerin varisi muttaki âlimlerdir: Rasulullah’ın en büyük mirası olan dini
yeryüzüne hâkim kılmak için kıyam edenler mi yoksa bunu görmezden gelerek -mesela-
sadece gülmenin sadaka olduğunu anlatmakla yetinenler mi?
Ey Âlimler!
Siz hakkı konuşun;
bu ümmet sizi omuzlarında yükseltsin, Rabbim de sizin makamınızı âlâ kılsın.
Haydin ey faziletli
âlimler! Kâfirlere inat tek bir ümmet olduğumuzu gösterelim ve Hizb-ut Tahrir’in
çağrısına icabet ederek Râşidî Hilâfet sancağının etrafında birleşelim!
Birleşelim ki
gücümüzün satvetiyle sömürgeci kâfirlerin sarayları sallansın! Birleşelim ki
kâfirlerin aç sırtlanlar gibi üzerimize üşüştüğü o zelil günler yerini, izzetli
ve şerefli günlere bıraksın! İzzet bu ümmetin yeniden namı olsun…
Haydi âlimler, hak
sesiniz ümmete cesaret, kâfirlerin yüreğine de korku salsın!
Haydi âlimler,
kıyamınız uyuyan gönüllere şifa olsun!
Haydin muhterem
âlimler, vakit öncü olma vaktidir!
İzzetimizi yeniden
kazandıracak Hilâfet için çalışma vaktidir!
Âlimliğin şanına
yakışanı yerine getirme vaktidir!
Ümmete hayırda
liderlik yapma vaktidir!
Zalimlere karşı
uykularını kaçıracak Hilâfet hakikatini haykırma vaktidir!
Hilâfet’in hayal
değil şer’î bir gerçek olduğunu gösterme vaktidir!
Rasulullah’ın
sancağını semada vakarla dalgalandırma vaktidir!
İslâm ümmeti bugüne
kadar bağrından “Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de
O’nun Rasulü olduğuna şehadet eden parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz!
Bizler teslim olamayız. Ya kazanırız ya da ölürüz!” şiarıyla hareket edip
Rabbine kavuşan, hayrın öncüsü olan âlimler çıkartmasını bilmiştir evelAllah.
Yeniden çıkarmaya da muktedirdir biizniAllah…
[1]
Ebu Naim, Ahmed bin Hanbel
[2]
Ahmed bin Hanbel
[3]
Ebu Davud
[4]
Doç. Dr. Talip Türkcan; “Hilâfet karşıtı bir Ezher'li: Ali Abdurrazık”
[5]
İslamansiklopedisi.org
[6]
İbrahim 46
[7]
Buharî
[8]
İsrâ 51


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış