Tılsımlı bir kelimedir sanki “vahdet”. İçerdiği mana ile Müslüman kişi ve cemaatlerin söylemlerinde yer bulabilmiş ve “Ümmet’in derdiyle dertlenenler” kategorisinde sayılabilmesi için kişinin/cemaatin değinmesi kaçınılmaz bir başlık haline gelmiştir. Ağzını açan, “Ümmet’in vahdeti”nden dem vurmaktadır bugün, özellikle “bugün”… Müslümanlar arasındaki parçalanmışlık zira en çok bugün kendisini hissettirmektedir. Suriye malum; Ümmet’in kanayan yeni yarası…
Coğrafî parçalanmışlıklar, mezhepsel taassubî ayrılıklar, cemaatsel çekememezlikler, vs. vs. Müslümanların bugünkü halini resmediyor maalesef. Böylesi bir sahne içinde “birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmak” manasındaki vahdet, daha anlamlı bir yerde duruyor tabii ki. Bu durum, İslamî cemaatlere de kendinden menkul bir vazife tevdi ediyor muhakkak. Lakin şöyle bir mesele de tam burada tebarüz ediyor: Vahdet, tam olarak nedir ve nasıl teşkil eder?
Vahdet nedir?
Sözlüklerde, vahdet; birlik, yalnızlık, teklik, anlamlarına geliyor. İslam Ümmeti zaviyesinden ise, kısaca, Müslümanların birliğini ifade etmekte kullanılır. Yani diğer insanlardan ayrı/özel bir birlikteliktir onlarınki… Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine Vesikası’nda ifade ettiği üzere: "...Müslümanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil ederler" Allahu Teâlâ’nın nitelendirmesiyle de İslam Ümmeti, diğer ümmetlerden ayrı bir tek ümmet olmak(zorun)tadır:
إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً
"Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir"
Hac, Müslümanların Vahdet Alıştırmasıdır
Farklı görüntüleri olmasına rağmen -İslamî bir devletin olmadığı bugün de bile- vahdetin en coşkulu tezahürünü Hac hadisesinde görüyoruz. Dünyanın dört bir yanından İslam Ümmeti’nin farklı renkte ve dildeki parçaları bir araya gelerek adeta vahdetin prototipini meydana getiriyorlar. İslamî Devlet’in yıkılmasının ardından ön provası her yıl Hac mevsiminde yapılan bu vahdet alıştırmalarını, belki de çok az kimse gereği gibi okuyor. Çeşitli mezhebî ve cemaatsel farklılıklarla renklenmiş olmasına rağmen, bu farklılıklarını ayrılıklarına argüman yapmış bir anlayış var sanki bugün Müslümanlar nezdinde. Böylesi bir anlayışın tebarüz etmesindeki hakiki saikin, yine bu cemaatleri çekip çeviren zevat olduğu kanaatindeyim. Belki bu kanaati, benim gibi birçok kişi taşıyor olmasına rağmen, bu gidişatı değiştirme noktasında ortaya konulan çabaların, çoğu zaman bir karşılık bulamadığını da maalesef toplum üzerinde gözlemliyoruz.
Muazzam ve muhteşem bir sahne olarak Hac, Müslümanlara idrak edilmesi mümkün bir ders veriyor aslında: “her şeye rağmen vahdet mümkündür!” Zira Müslümanlar, Hac farizasını edâ, Allah'ı tazim ve emrine icabet etmek üzere tehlillerle, tekbirlerle, İslâm nimetinden dolayı Allahu Subhânehu'ya hamdetmek, putlar, mahlûkatlar ve beşerî nizamlar gibi bütün şirklerden berî olduklarını ilân etmek amacıyla Allah'ın Beyti’l-Harâmı'na akın ediyorlar. Dünyanın dört bir yanından Arabıyla, Acemiyle, halklarıyla ve kabileleriyle Müslümanların vahdetinin cisimleştiği görkemli bir manzara altında, sapa sağlam bir kulpla İslâm'a bağlanan azîm bir Ümmet'in etrafa korku saçan buluşması altında aynı alanda bir araya geliyorlar.
Vahdet ne zaman gereklidir?
Bu vahdet alıştırmaları her yıl tekrarlanıyor olmasına rağmen, bu muhteşem sahneden alınması gereken dersi almıyoruz maalesef. Almıyoruz ama vakıa bir hakikati de getirip dikiyor karşımıza: vahdet Müslümanlar için elzemdir!
Parçalanmışlığın, ayrılığın faturasının en acı bir biçimde ödendiği ve giderek daha fazla acıların yaşandığı şu günlerde eminim ki kimse vahdetin gereksizliğini savunacak kadar gafil değildir. Zira vahdet, bir bütünlüğü ifade eder ki o bütünlük, kendisine bulaşmak isteyeni öteleyen, çekindiren bir duruştur; güçtür. Böylesi bir bütünlükten, güçten mahrum olmaklığın getirisidir; çekilen tüm bu acılar, mallarımızın ve canlarımızın heder edilmesi.
Şu halde vahdet, her zaman gerekli olan bir husustur. Bugün ise düne nazaran kendisine daha çok ihtiyaç hissedilen bir vakıa olmuştur. Aslında “Ümmet” denildiğinde ister istemez kendisine bir atfın olduğunu da hissettiren vahdet, maalesef bugün esasından ayrılmış ve Ümmetten koparılmıştır. Zira vahdet, Müslümanları birleştiren harcın adıdır.
‘Herkesi kucaklamak’ bahsi
Bugün Ümmet nezdinde, vahdete ulaşma adına -ya da en azından öyle lanse edilen- bir takım çabaların olduğunu da görmekteyiz. Vahdet adına zaman zaman dozajı tutturulamayan bir “herkesi kucaklamak” kampanyasının biteviye sürdürüldüğünü gözlemliyoruz. Hatta öyle bir aşamaya geliniyor ki bu seremonide, geçtiniz demokratik söylemleri ağızlarına sakız yapan ‘ılımlı’ Müslümanları, -haşa!- “Allah”ın adını anmayı dudaklarına ar sayan, hayata bakışlarında cüretkârca Yaratıcı’yı yok sayan Komünist zevata bile muhabbet tezahüratları düzülebiliyor. Ne için? Ümmet’in kurtuluşu için(!)…
İslamî Cemaatlerin, Derneklerin, STK’ların temsilcileri/liderleri, diğer İslamî cemaat vb.ni ziyaret etmeyi, hal-hatır sormayı Ümmet’in vahdeti yolunda atılmış bir adım sayabiliyor fakat bunun ötesine giden herhangi bir çalışmayı yapma noktasında ise akim kalabiliyorlar. Cemaatler arasında bir iletişimin olması, birbirleriyle irtibatlı olup hal-hatır sormaları müspet bir tutum iken, bunun üzerine bir tuğla bile koyamamaları da maalesef bir o kadar vahimdir. Derinlemesine bakıldığında bu, Ümmet’in istikbale yürüyüşünde fayda yerine zarara sebebiyet veren bir haldir. Zira özellikle bugün, zaman çok kısıtlı ve her geçen an, Ümmet’in mahreminde açılmış yaranın daha da derinleşmesine, masum, mazlum, mustaz’af bedenlerin haksızca ve hunharca anbean katledilmesine vesile olmaktadır. Bu sebeple ‘herkesi kucaklamak’ bahsi, romantik bir söylem olmaktan öteye geçmemekte, liderlere ve cemaatlerine, kendisiyle rahatladıkları bir argüman olarak kafi gelmektedir.
Platformlar vahdet midir?
Vahdete dair dikkatimizi çeken bir diğer husus da, çeşitli dernek, vakıf, STK, cemaat vs. arasında çoğu zaman bir gündeme dair olarak oluşturulan “platformlar” mevzuudur. Filistin’e yardım götüren Marmara gemisine baskın olduğunda ya da Suriye’de katliamlar iyice ayyuka çıktığında, mezkûr yapılar arasında hemen bir platformlaşma zuhur etmektedir. Bu aslında “iyi” bir şeydir, tabii Müslümanlar arasındaki ayrılığı derinleştirmediği müddetçe… İddialı bir cümle oldu biliyorum. Fakat bir takım İslamî kardeşlik ve dayanışma minvalindeki bazı taleplerimizin bu “platformlaşma” duvarına çarptığını anımsadıkça da bilakis cümlemin yerinde olduğunu görüyorum. Zira Müslümanlar arasındaki vahdete aracılık etmesi için oluşturulan bu platformlar, bir de bakıyorsunuz ki Müslümanların ayrışmasına vesile olan yapılar haline gelmiş. Hatta öyle bir hal almış ki, platform katılımcılarının ellerini kollarını bağlayan yapılar oluvermişler… Zira bir platform üyesi diğer üyelerden bağımsız olarak İslamî bir iş yapamaz hale gelmekte ya da bu platform mevzuu kendisi için o işi yapmamakta bir mazeret olabilmektedir.
Ayrıca oluşturulan tüm bu platformlar, köklü bir projeye hizmet etmekten ziyade günübirlik çözümleri -ki çözümse eğer- dile getirmekte ve çoğu zaman oluşturulduğu amaca matuf herhangi bir dişe dokunur amel bile ortaya koyamadan ya dağılıp ya da unutulup gitmektedirler. Velhasıl platformlar, suskunluk girdabına inat bir çığlık olabilmeleri bağlamında “iyi” bir şey iseler de vahdeti oluşturmak gibi bir hedef nazarıitibara alındığında “etkisiz” bir çabadır.
Vahdetten bahsedenlerin bir de projeleri olması lazım
Gelinen noktada, görüyoruz ki İslamî cemaat ve yapılar eliyle vahdeti oluşturma noktasında bir takım faaliyetler mevcut. Fakat yine görüyoruz ki tüm bu faaliyetler, günübirlik, lokal, evrensellikten uzak çabalardan müteşekkil faaliyetlerdir. Hâlbuki vahdet, dünü, bugünü ve yarını kuşatması gereken, yerellikten uzak, cihanşümul bir projeyi gerektirir. Bu proje ise, insanlığın tüm sorunlarına çözümleri bünyesinde barındıran, dünya ve ahiret ilişkisini en sağlıklı bir biçimde ortaya koyan şer’î hükümlerden neşet etmiş bir proje olmalıdır. Hatta böylesi bir projenin teşkili, Ümmet’in vahdetini otomatikman zuhur ettirmelidir. İşte bu proje, İslam Ümmeti’nin yüzyıllar boyunca kendisinin varlığıyla vahdetini teşkil ettirdikleri Hilafet projesidir. Ve bugün de vahdetin teşkili için lazım olan yegâne unsurlardan biri -belki de en önemlisi- Hilafet’tir.
Vahdet, Hilafet’in varlığının bir sonucudur!
“Peki, vahdet denilen şeyin teşkili nasıl mümkün olacaktır?”
Ezcümle olarak cevaplanması gereken soru bu galiba. Esasında Şeriat, bu sorunun cevabını 1400 yıl öncesinden bizlere bildirmiş ve Rasulullah’ın dilinden vahdet için gerekli olan şeyin altını çizmiştir:
“İmam’ın emri ihtilafları/ayrılıkları ortadan kaldırır!” Bu mesele, fıkıh usulünde de bir kaide olarak yer etmiştir. Öyle ki, bir müçtehidin içtihadını değiştirmesi normal şartlar altında mümkün değildir. Zira içtihad yoluyla şerî delillerden istinbat ettiği hüküm, o müçtehid için Allah’ın hükmüdür. Ancak Şeriat, müçtehidin hükmünden hangi hallerde vazgeçebileceğini/değiştirebileceğini belirli birkaç husus dâhilinde mümkün kılmış ve bu hususlardan biri olarak da yukarda zikrettiğimiz şer’î kaideyi saymıştır. Bu, fıkhî açıdan farklı içtihatlardan kaynaklanan -olursa- bir takım ayrışmaların/parçalanmaların önüne geçmesi için Şeriatın İmama/Halife’ye vermiş olduğu bir haktır.
Bu, fıkhî açıdan idi. Bir de siyasî açıdan vahdeti oluşturması noktasında Hilafet’in gerekliliği meselesi var ki bu da Müslümanların geçmişte yaşadıkları izzetli ve şerefli yaşantıya kıyasla, içerisinde bulundukları bugünkü zelil hale tefekkür dolu bir bakışla bile ortaya çıkartılabilecek bir husustur. Zira bu kıyaslama, kendisini kaybettiğimiz ve ardından zillete düçar olduğumuz şeyin, Hilafet’in ta kendisi olduğunu bize gösterecektir.
Zilletten izzete yapılacak bir yolculukta takip edilecek yol, şüphesiz izzetten zillete gidişin tam aksi istikamette olmalıdır. Dolayısıyla kendisini kaybederek zillete düştüğümüz şeyin ne olduğunu iyice tespit etmeli ve onu yeniden kazanma/ikame etme noktasında gerekli hususları da yerine getirmeliyiz.
Çıktığımız bu yolda, dediğimiz minvaldeki bir bakış bizi, Hilafet Devleti’nin ilgasına/yıkılmasına götürecektir. Dolayısıyla Müslümanların kendisiyle izzet kazandıkları şeyin -‘iman’ın ardından- İslam Devleti’nin varlığı olduğu görülecektir. O halde Müslümanların izzeti ve vahdeti, tek bir lider -ki o, Müslümanların Halifesi’dir-, tek bir devlet -ki o, İslam Devleti’dir-, tek bir sancak -ki o, Lailahe İllAllah Muhammed Rasulullah sancağıdır- ile mümkün olacaktır.
Velhasıl bugün ‘vahdet’ten bahsedenlerin İslam Devleti gibi -kapsamlı ve kuşatıcı- böylesi bir projesi olması elzemdir. Ya da bu zevata düşen, böylesi bir projeyi ellerinde bulunduranlara, her türlü desteği vermektir. Aksi halde her çaba, yoldaki gölge sahipleri mesabesinde olacaktır. Ki gölge etmemek, yeri geldiğinde büyük bir ihsandır…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış